bildiğin gibi değil.

İnsan dediğin nedir ki, bir tutam anı. Gerisi hava cıva. Zaman; insana dair her şeyi granit dişlerinde öğütür. Anılar bile acımasızca geçen zaman içinde silinip gider. O tek efendidir. İnsan onu ele geçirmeye çalıştıkça, o kendi yolunu çizmişlerin güveniyle, çoktan uzaklaşıp gitmiştir. Bu nedenle, insan geleceğini değil, geçmişini bırakabilir geleceğine. Ölümün soğuk pençelerinden bir nebze olsun kurtulmak isteyen insan, çevresinde gördüğü, daha uzun zamana direnen bir şeylere anılarını emanet etmek için, bir sürü yöntem icat eder. Kimi çocuklarının anımsamalarına bırakır geleceğini, kimi anıtsal mezarlarına, kimi fotograflarına, kimi yazdıklarına, kimi zaferlerine, kimi parasına. Ama hepsinin bir sonu vardır. Bunu, kafasını taşlara vura vura anlar insan. İstemeye istemeye yaşlanır, önce beden kocar, sonra anılar bölünüp başkalaşır. İnsan o kaçınılmaz ana iyice yaklaştığında, ölümsüzlüğün olduğu bir yer olduğu sanrısını içinde iyice büyütür. Kıskançlıkla ne kadar çok haksızlığa uğramış olduğunu düşünmeye başlar, sanki biraz daha yaşayabilse, hırslarından uzaklaşacaktır da, geleceği düzeltecek bir şeyler yapacaktır…

Alkolik Aşk

Alkolik bir iyilik yaptım kendime, 
gözyaşlarıma esrar sarıp en gizleştim, 
gözkapaklarımı sonsuza dek kapatacağım bugün, 
eğer bugün sonsuz olursa kapatacağım, 
kör bir bıçak sadece kesmek istediğini keser aslında, 
yarını olmayan dokuma bir halıydım gökyüzünde, 
yeryüzüne serilirsem kaçacaktı tüm büyüsü, 
her anahtar her kapıyı neden açmıyordu oysa, 
seninle benim medeni bir hukukumuz eksikti, 
avukat sen oluyordun, ben müvekkili, 
avukat ben oluyordum, sen müvekkilim, 
her seferinde aynı hücreye konuluyorduk sonra, 
aynı tünellerden kaçış hikayelerimizi anlatıyorduk günlüklerimize, 
sen latin alfabesi kullanıyordun, ben mors alfabesi, 
alt yazılı bir film gibiydik aslında, 
seni seviyorum diyordum, bunu anlatamıyordu hiçbir alfabe, 
ve biz tünelin sonuna geldik sevgilim, artık geri dönmeliyiz hücremize, 
iki ayrı demirden yatağımız vardı, 
biz onları birleştirip rahat bir uyku uyuduk dün gece.. 

alkolik bir kötülük yaptım kendime, 
gözyaşlarıma seni sarıp renksizleştim, 
ve alkol kan ile yerini değişti, 
promilim ne kadar fazlaysa o gün o kadar güçsüzdüm, 
göz renklerini bilmiyorum, renkleride bilmiyorum artık, 
cümlelerim eksik kalıyor artık, tüm öznelerimi yitirdim, 
en güzel kabuslarda. 
benim rüyalarım bir nikotin bağımlısının biyografisiydi, 
ve uyuma nedenim olurdu katran rengi gece, 
varyantın büyüsündeydi göz kamaşmalarım, 
ben en basit bir makinaydım kama gibi, 
oysa varyant sadece egeyi güzel gösteriyordu, 
sen tüm şehre aşık oluyordun, 
bu gece bu şehir sarhoş geldi eve, 
kabul edemezdin sanıyordum bir ayyaşı evine, 
yanıldım. 
yalındım. 
kalbime ilave yapılmasını hoş karşılayamadım, 
kalbime asılmış demirbaş listesindeydi adın, 
gerçek şu ki, listede tek birşey vardı. 

alkolik bir konuşma yaptım kendime, 
gözyaşlarıma aşkı sarıp ağladım sessizce, 
çünkü bir gece ne kadar uzunsa o kadar olurdu aşk, 
çünkü bir gün ne kadar uzunsa o kadar bakabilirdim gözlerine, 
çünkü bir dakika ne kadar kısaysa o kadar uzundu ömrümüz, 
çünkü bir nefes ne kadar derinse o kadar yakındık birbirimize, 
deniz, sonsuz bi sevgi bağışlıyordu kara parçalarına her gün, 
ve bir deniz asla ölümü tatmayacaktı, 
senin kirpiklerinin altında bir denizdim bende, 
kaşların çatarsa tsunami oluyordum, 
gülerse kaşların mehtap üstüme düşüyordu.

Hayal

gülümsetir, düşündürür, içinden çıkamayacak bir hal aldırır o düşünceler bazen, heyecanlandırır. olur mu acaba diye düşünmek can yakar, acıtır.

ama hayal kurmak güzeldir, hayal kurarken yüzünüzde oluşan o anlamsız sırıtma güzeldir. öyle çocuksu ve tatlıdır ki o gülümseme, sırıtma. hayalini kurduğunuz şey her ne ise, karnınız ağrır belki, kelebekler uçuşur. hayalinizdir çünkü. aşk gibi. sizi heyecanlandıran, hep olmasını düşlediğinizdir.

bir sabah güneş doğarken odanıza, yüzünüze çarpan güneş hatırlatır bazen hayallerinizi, bazen bulutların üzerinde bilmediğiniz bir yere doğru giderken. bazen derste aklınıza geliverir. anlatılanları duymazsınız, aklınız kaçar hayalinize, gülümsersiniz, anlatılanları dinler gibi gözükürsünüz. oysa aklınızdan geçen ne çok şey vardır o an.

bazen çok ufak bir düşünce bile olabilir bu; “aklımdan geçenlerin hepsini yürürken bi anda söylesem nasıl bir tepki verir” gibi bir düşünce.. sonra bu düşüncenin üzerine kurarsınız hayallerinizi. konuşmalarınızı, diyaloglarınızı bile yazarsınız. bazen ise uzun bir gecenin ardından yataktan çıkamazken hayal edersiniz, “şimdi konuşsam ne olur” gibi ya da yaşarsınız hayallerini. sorarsınız sonra birden; artık gerçek hayata dönelim mi?

Çal felek günüm senin 

Al geçir bildiğin gibi 

Bezdirmedi hayat beni 

Oysa yarı iletkenim 

Biraz içim dışımda 

Sonra bir kalp buldum

Benimkini ona koydum 

Yorulmadım düşünce tutmaktan 

Ama sarılmadım canıma estikçe 

Bir şekilde bu aşkı içimde halledemiyorum 

Seninle başladım elimden gelmiyor bitiremiyorum 

Sözlerim bitince gözlerinde tütünce 

Bildiğimiz o dilde bülbüllere dönüyorum 

[Flash 9 is required to listen to audio.]
1,198 plays

madambrody:

Sanırım biraz alışıyorum. Bazen mutsuzluktan uyanıyorum, zaten zor uyurken, düşünmemeye çalışırken bile düşündüklerimle. Şarkılar söylüyorum yokluğuna. Şarkılar. Onlar da incitiyorlar, onları da incitmişler zamanında. Kırmışlar, dağıtmışlar, hapsedip gitmişler. Arada ellerini tutmayı özlüyorum. Hep bir şeyler eksik, varlığını istiyorum. İç gıcıklayıcı bir yalnızlık sarıyor her yanı. Sonrası aynı. Anlatımların akışlarını bozuyorum, cümleleri kendi anlamlarında kaybediyorum.
Bir eskici dükkanındaki eski ve pahalı eşyalar gibi şimdi hayat. Alıp bir köşeye koyduklarından, öylece izleyip uzaktan. Sadece çok kırık. Şimdi duyduğum hep kırıklık. Bir de yokluk. Yokluğun. Doldurulur gibi değil. Gelene kadar ya da gelmeyene kadar hep öyle kalacak, kimseler dokunamayacak. Ve zaman, akıyor ağır ağır. İyileştirmiyor. Hep bir şeyler değişiyor ama hiçbir şey değişmiyor. İşte..

Bazen çok seviyorsun, sonra geçmiyor.

“Emin olmamak hiçbir şeyden, tereddüt etmek aynadaki görüntüden, doğal bir uyuşturucu gibi. Muz kabuğu ya da kurbağa sırtı yalamaya benziyor. O kadar tereddüt ediyor ve şüphe ediyorsun ki fazla düşünmekten uyuşuyorsun. Bütün ihtimalleri hayal ediyorsun. Bütün sonuçlarıyla. Birileri buna halüsinasyon diyor. Oysa hayatın kendisi “halüsinojen”. Oksijenin kendisi uyuşturucu. Öyle bağımlısı olmuşuz ki birkaç dakikalık eksikliği öldürüyor…”

Hakan GÜNDAY / Kinyas ve Kayra

Nasılsın…

Yıllardır görmediğim arkadaşlarım gelmişti

Levent ‘Nasılsın’ dedi.

Bacaklarımı iki kişilik yastığa koydum sağ kolumu sırtımı dayadığım  demire koydum  sol kolumuda salıncağın kenarına koydum bikaç saniye çevreyi seyrettim ve başladım konuşmaya.

  ”Seni Levent en son  Fransa’da görmüştüm, Paris’te.Ama seni Erdem en son ne zaman  gördüğümü hatırlamıyorum. Neyse,önemli değil.Çok zaman geçti sonuçta görüşmeyeli. Paris’ten ayrılamamı biliyorsunuz herhalde.Zaten çok fazla anlatılacakta bişey yoktu.Neden bana verdiklerini hala anlamadığım o bursla, şimdi ismini yanlışlık yapmamak için telaffuz etmediğim okula giriş hakkı kazanmıştım. Okulun nerede olduğunu bilmiyordum hiç öğrenemedimde!!!. Paris’te bir ev kiralamıştım. Kaldığım ev çok güzeldi. iki odalı,geniş balkonlu bir ev. Eiffel’i görmüyordu ama yine de iyiydi manzarası. Bir avluya bakıyordu. Üç apartmanın kapısının açıldığı bir avluya… Yüzyılın başından kalmış bir bina… Evet, neyse. Birkaç parça eşya vardı evi tuttuğumda. Bir yatak vardı  salonda. Bıraktım valizlerimi yere ’ şöyle bi uzanayım yol yorgunlupu ne de olsa’ dedim. İşte tam  dört aya yakın yatmışım. Sonra yatağın yayları bozuldu rahatsız oldum. Okulda attılar herhalde bu arada. ‘Ülkeden de atılmadan ben giderim’dedim. Türkiyeye döndüm. Geldiğimde annemi çoktan gömmüşlerdi. Kanser. göğüs kanseri.Babamı biliyorsunuz zaten oda kanserden ölmüştü. belki benim ölümümde kanserden olacaktı. çekirdek ailemden kimse kalmamıştı daha sonra bi kaç tane yancı çıkıp akrabalık ilişkilerini canlandırmak için yanıma geldiler ama ben  işaret parmağımla onları susturup geri gönderdim.. iki ay geçti Herşey iyi gidiyordu. Fazla birşey yapmıyordum resimyapmayı bırakmıştım artık yazmıyordumda. Eve giden gelen çok oluyordu geçiyordu zaman bi şekilde.. bir yıl geçti kapım çaldı baktım üniformalı adamlar ‘askerlik’ dediler ‘tamam’ dedim. Askerlik için Foça’ya gönderdiler 3 ay orada kaldım  çarşı iznimde yaptırdığım dövme biraz sıkıntı yaşamama sebep oldu ama sonrasında iyi zaman  geçirdim  sonra Hatay Dörtyol’a gönderdiler oradada iyi zaman geçiriyordum çarşı iznimde sırtıma ejderha dövmesi yaptıracaktım bi tane arap’a ama arap yırtıcı başka bi hayvan yapar diye yaptırmadım nerden bilsin arap ejderha’yı hiç görmemiş hayatında. Ben gördüm ejderha rüyamda bi kaç kez rodeo yapıyordum kızıl ejderhayla. Neyse bir gün kağıt verdiler elime ‘teskere’ dediler. ‘git artık’ dediler. ‘tamam’ dedim eşyalarımı topladım evime geldim. Çatı akıyordu, kiremitler uçmuştu ben yokken heryer su içindeydi ‘Dayanırım’ dedim. Ama yatağımında ıslak olduğu görünce çok sinirlendim o kadar sinirlendim ki elimdeki herşeyi atıp yatağı 1 metre sağa ittim. daha kuru bir tarafa. Bir süre sonra akıntılar kesildi heryer kurumaya başladı. Eve gelip gidenler ‘Artık yağmur yağmıyor Yaz geldi’ dediler. ‘hadi canım’ dedim. Yaz mevsimini çok severdim… Neyse, bir gün bir televizyon getirdi misafirlerimden biri. Anten taktı terasın arka tarafına. Doğum günümdü herhalde. Çok kanal vardı. Birde uzaktan kumanda her tuşun arkasında bir programbir film vardı.. çok eğlenceli. Hepsini seyrettim. En kötü programı bile adını duymadığım yerlerin hava raporlarını bile biliyordum artık. Bir kaç ay böyle sürdü. Bir reklam seyrederken, o iki dakikalık işi yapmak için yüzlerce kişinin  hummalı çalışmasını düşünürken  zaman geçiyordu. Sonra televizyonu getiren adam tekrar geldi televizyonu götürdü herhalde başka birinin doğum günüydü. televizyondan boşalan yeri seyrettim üç gün boyunca ama eğlenceli değildi hep aynı program. Bazen  böceklerin  belgeseli çıkıordu onları seyrettim ama ondanda sıkılmıştım artık.. Bi ara aklıma kadınlar geldi. hani ğöğüsleri bizimkilerden  büyük olanlar varya? işte onlar! ‘bi tane olsa evde iyi olur.Bana bakar..’ dedim. Aslında bende bakıyordum kendime ama artık banyodaki ayna çok kirlenmişti kendimi görmekte zorlanıyordum. Eve gelip giden  bir kadın vardı, kimliği benimkiden  2 yıl daha eski. gelip gidiyordu daha sonra gelip gitmemeye başladı. hiç gitmedi hep oturdu. çatının  onarımını yaptırdı. etrafı temizledi. Erkekler getirip yan odada sevişiyordu. Daha önce evlenip boşanmış. Evde fahişelik yapıyordu ama yalan söylemeyeyim. tam bilmiyordum ne yaptığını. Evin yeri çalışma yerine yakındı herhalde. Sonra bir gece, birileri kapıyı kırıp eve girdiler kadını yaka paça alıp götürdüler üniformaları yoktu. Ben iyi niyetliydim. adamları kadını pazarlayanlar olduğunu düşünmedim.’Ben Konsomatrisim’ diyordu kadın. Bende paris’te dört ay yaşamıştım biraz fransızca biliyordum. Konsomatris! yani consommatrice. yani tüketici. Bir yanıt vermem  gerekiyordu ‘Bende konsomatrisim’ dedim. ‘Hepimiz öyle değilmiyiz’… Kapıyı yaptırmak çok zordu. Her ay babamın maaşını çekmeye gidiyordum bankamatiğe hem yürüyüş oluyordu. Biraz alışveriş yapıp dönüyordum. Her çıktığımda dışarıya sokağı, caddeyi biraz daha değişmiş görüyordum. Dünya çok hızlı dönüyordu. Her neyse kadın gittikten sonra bi süre yine sıkıldım ama geçti. Tekrar resim yapmaya başlamıştım. Bir gün oturdum  tuvalin başına. Aldım elime fırçaları. Sonra baktım tuvale. ‘Ulan’ dedim. ‘En iyi resim bu işte!’ Pürüzsüz Hatasız. Daha iyisini yarılsam  yapamam. Attım bir imza alt köşesine. Tarihte koydum yanına amatörler gibi. İleride, sergimi süsleyecek resimlerden biri oldu. Koydum  diğerlerinin yanına. Tabii, onlarda hemen hemen buna benziyorlardı. Vurguladıkları fikir aynıydı. Tek fark tarihleriydi. Mükemmeller tuvaller! Desenlerde hiç hata yok. Çünkü desen yoktu. Mükemmel boş tuval resimleri!… Bir gece evde parti verdi birileri alttaki ihtiyar üç kez ikaz etti.O gece bir adam geldi. Yanıma oturdu anlayamadığım  bir sürü terimle konuşmalar yaptı. Üç ay kaldı evde sonra herhalde sıkılmış olacak ki gitti evden. Bir sanatçıydı.Heykeltıraş.Televizyonu vardı.Fazla konuşuyordu.Bana göre fazla entellektüeldi gerçi ben  hiç entellektüel değildim. Bir sürü şey biliyordu ve dahada kötüsü bildiklerini başkasına öğretme arzusuyla yanıyordu. Sonra kül oldu. Ama televizyon kaldı.’oh’ dedim  artık televizyonum vardı ama uzaktan kumandası yoktu yanına gitmem  gerekiyordu kanal değiştirmek için  onada bir çözüm bulmuştum günde bir defa kanal değiştiriyordum. Programlar değişmiş, daha hareketli olmuştu. Bir müzik kanalı bile vardı hep şarkı çalıyor, şarkılar uygun kısa metrajlı filmler gösteriyordu. Zaman geçiyordu. Artık böcek belgeseli yoktu… Bir süre sonra gelip gidenler kesildi Büyüdüler herhalde diye düşündüm. Yalnız kaldım  konuşmayı özledim kendi kendime konuşmayı sevmem söyleyeceklerimi daha önceden bildiğim  için zevki yok. Neyse, o sırada biri geldi Nüfus memuruymuş. sayım varmış. bir sürü soru sordu gitti. Diyecektim ‘kal biraz konuşalım’ ama çok ciddi bir yüzü vardı. Çekindim. O boş zamanlarımda bir boş tuval resmi daha yaptım.Bu sefer çok uğraştırdı beni. Bir kaç gecemi aldı. Oysa uykumu almalıyım  ben  yoksa gündüz hayalet gibi oluyorum. En az sekiz saat uyumalıydım. Uyumadan bahsetmişken  yataktan  çıkmama rekoru kırdım Guinnesse’e bakmadım ama rekorun  bir ay oldugunu düşündüm. Ve otuz iki gün yataktan  çıkmayarak Dünya rekoru kırdım. Tabii tanıklık yapıcak resmi görevliler yoktu, ama olsun. Bu otuz iki günlük rekorumda yine sekiz saatlik uykumu almaya dikkat ettim. Yataktan ayaklarımı sarkıtıp yere bastığımda bütün vücudumda karıncalanmalar oldu. Kalkınca biraz sendeledim  ama alıştım.Her başarının  bedeli var kolay mı dünya rekortmeni olmak? Değil… İki hafta sonra televizyon bozuldu. Ve bu sefer karar verdimbüyük bi karar. Üstüme birşeyler aldım televizyonu fişinden  çektim. Yüklendim. Dışarı çıktım. Zaten para çekme ve alışveriş zamanımda gelmişti. Televizyonu tamirciye verdim ve on torbayla geri döndüm. Sonra para çekme zamanım  yine geldi. Yine çıktım televizyon aklıma geldi. tamirciye gittim.Tamirci ’ gelmeyince sattık’ dedi. ‘tamam’ dedim. Alışveriş yaptım eve döndüm. Bir süre sonra yeni bir televizyon aldım. Sonra insanlar yine gelmeye başlamışlardı. Eskiden gelenlerin kardeşleri. Birkaç kez yıkandım. Ve siz kapıyı çaldınız… Nasıl mıyım? İyim, iyi, Fena değil!… Kalkıyormusunuz? Konuşsaydık biraz daha. Siz nasılsınız.”

yasamdestekunitesi:

“İki ekmek” dedi Funda, iki ne güzel bir sayıydı. “Bir lira” dedi Tahir, bir ne güzel bir sayıydı. Beş lira uzattı Funda, lira ne güzel bir paraydı. Kasadaki hazneleri karıştıra karıştıra dört lira bulup uzattı Tahir, kasa ne güzel bir aygıttı. “Teşekkür ederim.” dedi Funda, teşekkür ne güzel bir kelimeydi. “Rica ederim” dedi Tahir, etmek ne güzel bir fiildi…

Murat Uyurkulak / Bazuka

sayfa:31

yasamdestekunitesi:

“Hafızanın bir noktasından çıkıp geliyorlar ve seni cezalandırıyorlar. Çok çok korkunç bir şekilde. Genellikle öldürerek.”

“Hafızanın hangi noktasından ve kim?”

“Herhangi bir hatıra. Beklenmedik bir anda saldırıyor ve öldürüp gidiyor.”

Alper Canıgüz /Oğullar ve Rencide Ruhlar

sayfa:164

Ah Güzel İstanbul’dan..

Bendeniz, Haşmet İbriktaroğlu. Dedemin dedesi Osmanlı sarayında İbrikçibaşı’ymış. Dedem paşa, amcam süferâdan, babam da zengin bir hovarda, hem de tüccar. Beylerbeyi’nde bir yalıda dünyaya gelmişim. Validem daha ben bir yaşındayken yakışı…klı bir zabitle kaçmış. Peder içkide iki hanı, bir koca köşkü yemiş bitirmiş. Eh, servetin geri kalan kısmını da ayıptır söylemesi biz batırdık… Tüccarlığın bir zamane sanatı olarak inceliklerini kavrayamadığımızdan birkaç işten anlamazın aklına uyup birkaç madrabazın eline çevirsinler diye para bıraktık. İflasla beraber yalıyı da sattık. Bir çul artmamacasına geriye kalan ne var ne yoksa hepsini dağıttık. Şimdi, çok rahatız elhamdülillah… Mütevazi bir meslekte karar verdik, geçinip gidiyoruz. Efendim, mesleğim seyyar fotoğrafçılık. Ha, başka bir iş yapamaz mıydım Yapardım tabi ama kendi başıma buyruk olmak istedim. Yani böyle iki üç kuruş için hürriyetimi falan satmak istemedim… 

Ah Güzel İstanbul’dan..

Bendeniz, Haşmet İbriktaroğlu. Dedemin dedesi Osmanlı sarayında İbrikçibaşı’ymış. Dedem paşa, amcam süferâdan, babam da zengin bir hovarda, hem de tüccar. Beylerbeyi’nde bir yalıda dünyaya gelmişim. Validem daha ben bir yaşındayken yakışı…klı bir zabitle kaçmış. Peder içkide iki hanı, bir koca köşkü yemiş bitirmiş. Eh, servetin geri kalan kısmını da ayıptır söylemesi biz batırdık… Tüccarlığın bir zamane sanatı olarak inceliklerini kavrayamadığımızdan birkaç işten anlamazın aklına uyup birkaç madrabazın eline çevirsinler diye para bıraktık. İflasla beraber yalıyı da sattık. Bir çul artmamacasına geriye kalan ne var ne yoksa hepsini dağıttık. Şimdi, çok rahatız elhamdülillah… Mütevazi bir meslekte karar verdik, geçinip gidiyoruz. Efendim, mesleğim seyyar fotoğrafçılık. Ha, başka bir iş yapamaz mıydım Yapardım tabi ama kendi başıma buyruk olmak istedim. Yani böyle iki üç kuruş için hürriyetimi falan satmak istemedim…